LOZAN


Bu makale 2019-07-25 18:02:01 eklenmiş ve 156 kez görüntülenmiştir.
Doç. Dr. Levent Tuğrul

 

Bugün Türkçe dahil, Türk kültürünü öne çıkartan tespit ve çalışmalar belirli bir kesimin tepkisini çekiyor; bu “tepkiler” de doğal olarak “T.C.”, yani Türkiye Cumhuriyeti devletinin asıl unsuru olan Türklerin. Bu yazı Lozan Antlaşması’nın imzalanmasının 96. İmzalanma yıl dönümde yazıldı. Son 50 yıllık dönemde, Osmanlı’dan sonra Türk bayrağını resmen devralan yeni devletin kimliği, toplumsal ideolojiler olarak, iki birbirine zıt olan kesim tarafından (fırsat buldukça) tartışma konusu yapılmaya çalışılmıştır. Bunlardan ilki “Sovyetler Birliği” ve ikincisi de “siyasileştirilmiş din anlayışı” odaklı görüşlerdir. İlginçtir ki bu iki görüş, temelde karşıttır. Ancak iş devletin kimliği konusuna geldiğinde, ilki çok ulusçu (enternasyonalist), ikincisi ise “ümmetçi” yaklaşımlarla Türk kimliğini tartışmaya çalışır. Sovyetler Birliği yok olduktan sonra, o kesimin savlarını (yine ilginç bir şekilde) “batı” çekimli olduğu iddia edilen “yeni liberal” görüş üstelenmişti. İlginç diyorum, çünkü aslında daha Sovyetler Birliği’nin Stalinist çizgisi ufukta görüldüğünde, “batılı Marksistler” kendilerini önce “Rusya Ekim İhtilali” romantizminden kurtarıp, çoktan Sovyet anlayışı karşısında konumlanmışlardı. Gerçek anlamda batı liberalizmi (yeni liberalizm değil) demokratik özgürlükleri, bir “istisna” yapmadan, küresel boyutta, “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” kıstaslarına yerleştirme çabasındaydı. II. Dünya Savaşı arifesinde, Fransa’da, bu batılı aydınların, Fransız etnik kimliği ile savaşa katılmasının içsel tartışma ve çıktılarını ilk elden anlatan pek çok değerli kitap vardır. Bence bunlardan en önemlilerinden biri de, J. P. Sartre’ın “Özgürlük Yolları” üçlemesidir.

Lozan bir barış antlaşmasıdır. Savaşmış olan taraflar arasında imzalanmıştır. Metnin girişinde taraflar, “Bir yanda Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Sırp – Hırvat – Sloven devletleri, diğer taraftan Türkiye…” olarak tanımlanır. Yani kuruluşu kabul edilmiş ve muhatap alınan devlet Türkiye Cumhuriyeti’dir. Antlaşmanın amacı aynı cümlenin devamında, “…1914 yılından beri Doğunun dirliğini bozan savaş durumuna, birlikte, kesinlikle son vermek isteğiyle Ve kendi uluslarının ortak genlik ve mutluluğu için gerekli olan dostluk ve ticaret ilişkilerini aralarında yeniden kurmak amacı ile Ve bu ilişkilerin devletlerin bağımsızlık ve egemenliğime saygı ilkesine dayandırılması gereğini düşünerek, bu konuda bir Antlaşma yapmağa karar vermişler ve …” diye devam eder.

Yani bu barış anlaşması aslında (aradaki tüm diğer ateşkes antlaşmalının toplu kabulü ile) I. Dünya Savaşı’nın başlangıcı olan 1914’ten 1923’e kadar 10 yıl süren bir savaş halini sona erdirmektedir. Böylece kurucu önder M.K. Atatürk’ün liderliğinde kurulan yeni devletin, Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası kabulü anlamını taşır. O devlet de, tüm devrimleri, ilkeleri ve kurumları ile hayata geçirilmiştir.

Antlaşmada yer alan çok ilginç bir madde, azınlıklar konusu ile ilgilidir. “Türkiye” sınırları içindeki Müslümanlar, her hangi bir etnik ayrıştırmaya tabi tutulmadan, yeni devletin asli unsurları kabul edilmektedir. Bu çok önemli bir noktadır. Lozan barış antlaşması geçerliliğini koruduğu sürece, ne içten, ne de uluslararası camiadan hiçbir şekilde devletin sınırları içinde Müslüman bir kesime “azınlık” hakkı verilemez. Verilirse, bu Lozan antlaşmasının ihlali anlamı taşır. Asla gözden kaçırılmaması gereken bir husustur.

Aslında Yunanistan da, Batı Trakya’da yaşayan eski Osmanlı tebaası Müslüman halka, bu maddeye dayanarak, ancak bir “dini azınlık” statüsü vermekte ve Türk olduklarını kabul etmemektedir. Çünkü barış antlaşmasının azınlıklar konusundaki karşılıklı taahhütleri, “Osmanlı demografisinden kalan Müslim ve gayrı Müslim” ayrımını esas almıştır. Bu taahhüt de aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin ve onun Türklükle ilişkili tüm yasa ve kurallarının da sınırları içinde yaşayan tüm halkı için geçerli olduğunun uluslararası yasayla garanti altına alınmış olması demektir. Bu yüzden de hiç kimse, her hangi bir etnik aidiyet duygusuyla bu devletin kuruluş temelini tartışma konusu yapamaz.

Antlaşmanın bu ruhu kapsamında da, Osmanlı borçları yeni devlet tarafından yükümlülük olarak üstlenilmiştir.


Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Döviz Kurları
Arşiv Arama
- -
Anket
Pencere Haberin Yeni Tasarımını Beğendiniz mi?
Hayır
Evet
 Pencere Haber | Gündeme Açılan Pencere
© Copyright 2014 Pencere Haber. Tüm hakları saklıdır. Bu site Toprak Yapım Web Hizmetler alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
DÜNYA