ENVANTER – 3


Bu makale 2019-06-13 18:51:59 eklenmiş ve 188 kez görüntülenmiştir.
Doç. Dr. Levent Tuğrul

 

“Doğayı dinleyerek ne istediğini anlamak” deyimi biraz edebi gelebilir kulağa, ancak tam olarak doğru ve bilimseldir.  Aslında “ekoloji” ile ilgili çalışmalarda bunun net bir karşılığı vardır; “Biyo – Göstergeleri İzlemek”  (Bio Marker Monitoring). Her eko sistem, en küçüğünden en büyüğüne kadar, her boyutta, kendi içinde bir dengeye sahiptir. Bu denge zaman zaman, doğal olağan üstülükler ile bozulsa da, kendi kendine, yeni şartlara uyum sağlayarak tekrar kurulur. Bu yüzden, insan eli değmemiş (çok az da olsa hala var olan) yörelerde, biyo göstergeleri izleyerek geçerli dengeyi anlayabilmek bölgenin geleceği için çok önemlidir. Bir örnekle açıklarsak, toprak altı ve üstü suyun dengesi, kayaç yapısı, yerin eğimi, yer üstü doğal yapı (dağlar, tepeler, vadiler vb), denize uzaklık vb gibi jeolojik morfoloji (şekil) ile oluşur. Bitkiler (flora) ve hayvanlar (fauna) bu denge içinde kendilerine uygun alanlarda yayılış gösterir. Buna kendi aralarındaki rekabet şartları da eklenince,  bitki ve hayvan sosyolojik kümeleri ve dağılımları oluşur. Yani her şey birbiri ile ilişkilidir ve rastlantı çok az rol oynar. Bu yüzden de öncelikle yörenin canlı – cansız “doğal envanteri” ni olabildiğince doğru olarak ortaya koymak gerekir.

Doğal envanter ortaya çıktıktan sonra, izlenebilen “biyo göstergelerden” hareketle, mevcut doğal dengeleri bozmadan, “insan için en yararlı” olabilecek gelişmelerin neler olabileceği konusunda projeler üretilebilir. En büyük sorunlarda zaten bu noktada başlar. İnsanla doğanın uzlaşabileceği şartları ortaya koyup, geliştirebilmek kolay değildir. Bir yandan insanı yok saymak olanaksızdır, çünkü o da, büyük riskleri beraberinde getiriyor olsa da, doğanın yok sayılamayacak bir parçasıdır. Bunun en güzel örneğini orman içi köyler oluşturur. Eğer o köylerde yaşayan insanların ormanlardan sürdürülebilir yöntemlerle yararlanmasını sağlayabilirsek, o ormanlar yerlileri tarafından korunacaktır. Aksi halde yakılır ve tarlalara çevrilir. Bu her açıdan zarar yaratır. İnsan ile doğal yaşam alanı arasında ki dostluk ve karşılıklı yarar, yerini yıkıcı bir düşmanlığa bırakır. Bunu engellemek için de o yöre halkına (eğer yabancılaşıp, unutmuş, ya da unutturulmuş ise) doğal çevresini tanıtmak ve zarar vermeden nasıl yarar sağlayabileceğini tekrar öğretmek gerekir. İç göçlerin yoğun yaşandığı coğrafyalarda, insanın doğasına yabancılaşması ve onu tanıyamaz, bilemez hale gelişi en büyük sorunlardan biridir. Ekolojik zararlıya dönüşmeleri yanında, doğa kökenli toplumsal gelenek ve göreneklerini de yitirip, yağmacığa eğilmeleri kaçınılmaz olur.

Marmara yöresindeki o sulak alanda bu bakış açısıyla neler yapılabileceğini anlatmaya çalıştığımız projemizi hazırlayıp sunduk. Bölgenin ekolojik yapısını bozmadan, (gereksiz, aşırı maliyetli ve hatta zararlı bulduğumuzdan) bataklıkları bile kurutmaya kalkışmadan,  bölgeye, klasik mono kültüre dayalı ve yabancı tarım uygulamaları sokmadan, büyük yollar açmadan nasıl yararlanılabileceğini göstermeye çalıştık. Çünkü hayvan varlığına dokunmadan, yalnızca doğal yayılış gösteren bitkileri koruma altında destekleyerek gelir elde etmek olanaklıydı. O kısa sürede bile belirleyebildiğimiz bitkiler arasında kozmetik, parfüm, ilaç ve sanayi değeri yüksek ürünler elde edilebilecek çok önemli doğal kaynaklar vardı. Bugün “yeşil endüstri” denen, doğaya dost fiziki yöntemlerle, eko sisteme zarar vermeden, yerel kaynakları değerlendirebilecek entegre bir tarım üretim sistemi kurulmasını önermiştik. Maalesef kabul görmedi. Çok daha maliyetli bir başka projede karar kılındı. Öncelikli adımı da bölgeye kentin çevresiyle ulaşımı kolaylaştıracak yeni yollar yapılmasıydı. Meraktan, birkaç yıl proje gidişatını izledik. Yollar bir ölçüde tamamlandıktan sonra çalışmalar durdu. Biz de başka bölgelerde çalıştığımızdan konuyla ilgilenemedik. On sekiz sonra, 2016 da, gazetede “bölgede tarımsal amaçlı islah çalışmalarına yön verecek” bir projenin hazırlanacağını okudum. İçimden, “Acaba projemizi mevcut şartlara uyarlayıp, tekrar sunsak!” diye geçmedi değil. Çıkan ilk fırsatı değerlendirip, yol üstündeki bölgeye gidip, son durumunu görmek istedim. Çok da iyi oldu. İlk açılan yollar etrafında (şöyle, ya da böyle), tarlalar görmeyi umarken, yörenin son derece çirkin ve düzensiz bir şekilde imara açılmış ve sitelerle kaplanmış olduğunu gördüm.

İnsanımızın artık tarım değil inşaat yapmayı tercih ettiğinin kanıtıdır bu projeler.


Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Döviz Kurları
Arşiv Arama
- -
Anket
Pencere Haberin Yeni Tasarımını Beğendiniz mi?
Hayır
Evet
 Pencere Haber | Gündeme Açılan Pencere
© Copyright 2014 Pencere Haber. Tüm hakları saklıdır. Bu site Toprak Yapım Web Hizmetler alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
DÜNYA