AVUSTRALYALI ANZAC JOSEF MİLLER NASIL “ANZAC ÖMER” OLDU?


Bu makale 2019-03-14 22:54:46 eklenmiş ve 301 kez görüntülenmiştir.
Hulusi ŞENEL

 

Anzac Ömer anlatıyor; Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de. Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya  Anzak’larındandım. İngilizler bizi toplayıp 'Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir’ diyerek bizleri kandırdılar.

18 Mart, Çanakkale Zaferi’nin tarihidir. Türk halkı kanının son damlasına kadar savaşarak ve 253 bin Şehit vererek Çanakkale’de Mustafa Kemal sayesinde Zafer kazanılmış ve Çanakkale’nin geçilmez olduğunu tüm dünyaya ilan etmiştir.

Ne diyor Mustafa Kemal ATATÜRK, “Biz hayat ve istiklal isteyen bir milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı yok etmeyi göze alırız.”

Evet, Mustafa Kemal’in dediği gibi Çanakkale’de, Dumlupınar’da, Sakarya’da hayat ve istiklalimiz için savaştık ve kazandık. 18 Mart Çanakkale Zaferini kutlarken bu savaşta savaşıp yaralanan bir Anzac askerinin Türkler hakkındaki görüşlerini yansıtan bir hikâyeyi de bir Türk doktorunun anlatımından sizlere aktaracağız.

Bu hikâyeyi okuyan öyle tahmin ediyorum ki, Türklüğüyle gurur duyacak, Atatürk’ün “ Ne mutlu Türküm diyene “ sözünün ne kadar doğru olduğunu anlayacak, dünyada bir çok ülkeler tarafından bilhassa batılılar tarafından “barbar ve istilacı millet” diye anılan Türk milletinin asaleti, Anzak Ömer hikayesi ile bir kere daha gözler önüne seriliyor.

Unutmamamız gereken bir şey varsa o da Türk düşmanlığının devam ettiği ve edeceğidir. Çünkü bu düşmanlığın kökünde, yüzyıllar boyu Türklerle savaşanların aldıkları mağlubiyetlerin acısı ve Türk milletini Anadolu’dan sürme veya yok etme çabalarının gerçekleşememesi yatmaktadır.

Batılıların en korktukları ve yok etmek istedikleri millet Türk milleti. Bu korku ömür boyu devam edecek ve bu devleti yıkmak için ellerinden geleni yapmaya devam edecekler. Neyse ‘Şehitler ölmez’ adlı sitede yayınlanan bir yazıda, ihtisas  yapmak üzere ABD'ye giden Doktor Ömer Muşluoğlu’nun, görev yaptığı bir hastanede başından geçen ilginç bu hikayesini ve hikayede adı geçen Anzak Ömer’in anlattıklarını okuyalım.

-Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar. New York’ta, Medical Center  Hospital'da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler..  Diğer zamanlarda da laboratuvarda çalışıyorum. Bir hastaya  gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında.

-Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız? dedim.
Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda  kansızdı. Baktım kolunda-pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim: 

-Siz Türk müsünüz?
 Kaşlarını yukarıya kaldırarak "hayır" manasına bir işaret  yaptı.
 -Ama ben hala merak ediyorum. Bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir? "
 -Aldırma öylesine bir şey işte " dedi önce. 

Ben yine ısrarla:

-Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım..."
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve meraklanmış olmalı ki mırıltı halinde bana sordu:
-Sen Türk müsün?
-Evet Türk'üm.

Yaşlı hasta anlatmaya  başladı: Yıl 1915. Çanakkale’de, Türkiye'de savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya  Anzak’larındandım. İngilizler bizi toplayıp 'barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir’ diye bizleri kandırdılar.

BİZLER BU SÖZLERE İNANMIŞTIK

Bizlerde bu sözlere inandık ve savaşmak isteyenler arasına katıldık. Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır'a  getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. 

Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler geceyi gündüze çeviriyordu. Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk.

Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki, onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. 

Tekrar taarruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda  başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya...

-Yaralanmıştım ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların  yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Kendi kendime dedimki,

-Yazıklar olsun bana. Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim? Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış’ diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce. Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu dövme bayrağın hikayesi bu işte..’’

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:

-Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı  iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya 'dan Amerika'ya gelirken bir Türk ile karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum.’’

VE ANZAC J. MİLLER ANZAC ÖMER OLUYOR

 Daha sonra nemli gözlerle
-Bana adınızı söyler misiniz?" dedi.   

-Ömer" cevabını verdim. Merakla tekrar sordu: 
-Peki, niçin Ömer ismini vermişler sana?
-Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş."
-Senin adın Müslüman adı mı?
-Evet, Müslüman adı’ deyince  yüzüme baktı, doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
-Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden sonra Anzak Ömer olsun.’
-Olsun’ dedim.
-Peki, doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu?" 
 Şaşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti.  Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş.. 

-Tabii.. Müslüman olmak çok kolay"

Sonra kendisine  imanın ve İslam’ın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriyor, hem de ağlıyordu.. Mırıldandı:

-Siz Müslümanlar tespih çekersiniz, bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih çekerek Allah'ı ansam olur mu? ‘

Hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tespih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.

-Beni yalnız bırakma olur mu?
-Ne gibi Ömer amca?
-Ara sıra gel de bana İslamiyet’i anlat. Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor."

O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum;

-Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gelin!"

Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi; Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şahadet söylettirdim, o şekilde kucağımda ruhunu teslim etti.’’

İşte Anzak Ömer hikâyesi bu.

E-posta: hulusisenel@yahoo.com


Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Döviz Kurları
Arşiv Arama
- -
Anket
Pencere Haberin Yeni Tasarımını Beğendiniz mi?
Hayır
Evet
 Pencere Haber | Gündeme Açılan Pencere
© Copyright 2014 Pencere Haber. Tüm hakları saklıdır. Bu site Toprak Yapım Web Hizmetler alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
DÜNYA